Gönderen Konu: İntifada Öyküleri  (Okunma sayısı 81 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

hattab_72

  • Leşkere Hüseyni
  • Site Admin
  • Usta Üye
  • ******
  • İleti: 108
  • Karma: +1/-0
  • Leşkere Hüseyni
İntifada Öyküleri
« : 21 Mayıs 2010, 19:58:49 »
Eser:İntifada Öyküleri
Yazar:Mehmet Ali Gönül
Yayınevi:Dua Yayıncılık



Öyküler anlatacağım sana!..

Yaşanmaz dedirten, katılaşan kalplerimizin, yaşı akma­yan gözlerimizin önünde cereyan eden mazlum bir coğrafyanın öykülerini... Sermayesi taş, gözlerinden akanın yaş olduğu insanların öykülerini!.. Zulmün başlarından eksik olmadığı, hüznün ufuklarında kol gezdiği mazlumların öy­külerini!..

Ellerinde taşları tanklarla dans eden çocukların, sapan-larıyla Davudi direniş gösteren gençlerin, Ebabilce direnişi yazgılaştiranların öykülerini!..

Üzerine çöreklenen çıfıt zulmünden dolayı matemvari karalara bürünen kubbesiyle Mescid-i Aksa'mn, yıllardır görülen zulümlerden dolayı kan kaybına uğrayan misali sa­raran Kubbetu's-Sahra'nm, Nebiyyi Zi-şan'a basamak olan esir Kudüs'ün, yani... yani Filistin'in, yani yarım yüzyılı aş­kındır yaşanan bir izzet, bir şeref, bir direnişin öykülerini!..

Öyküler anlatacağım sana!.,

Hayfa'dan Akabe'ye, Şeria'dan Gazze'ye, Ortado­ğu'nun bağnndaki bir ateş topunun, zaman zaman güney Lübnan'a, hatta Tunus'a sıçrayan kor bir ateşin öykülerini!.. Gözü yaşlı annelerin, sokakları dolu yetimlerin, kurşunla­nan bebeklerin, çaresizliğin ihtiyarlattığı babaların, eşlerini kurban veren körpe gelinlerin öykülerini!..

Bak şu sokağa! Toplanmış çocuklara!.. Ellerinde taş, gözlerinde kurumuş yaş yerine kin, öfke var. Kıvılcım kıvıl­cım tutuşan bir nefret çakıyor gözlerinde, bir intikam... Dinmeyen bir yaradan akan kan...

Ya şu sapam boyundan uzun olana ne demeli? Saçlan bukle bukle, gözleri şule şule olan ey direniş kokan çocuk!.. Oyunda olman gereken bir yaştasın; lakin kurşunlarla oyun­da oynaştasın... Öğrendiğin ilk oyun kurşunlarla dans, tank­larla vals oldu. Taştı, attığın o minik ellerinden eyRami.. Me­leklerdi onu isabet ettiren. At yine ey Rami; at minik ellerin­le o taşı... Bil ki o, yüreğindir senin, üzerine çöken zulme di­renişin, izzetin ve şerefin... At ki gün doğsun geceme, ışıkla­rıyla bir sabah doğan güneş vursun pencereme...

Öyküler anlatacağım sana!

Yalnızlığıyla kalpler sızlatan, direnişi terör, direnişçisi terörist diye bellenen bir yalnızlığın, bir tecridin, bir itilmiş­liğin öykülerini!.. Şerefli müminlerken şerefsizlerce lekelen­menin, güneşi balçıkla sıvamanın, tutmasa da izi kalan bir çamurun öykülerini!..

Yetersiz imkanlara, gücün azlığına rağmen, oturarak ölmektense savaşçı onuruyla ölmeyi, kaçmayıp ileri atılma­yı, şanlı ölümlerle destanlar yazmayı yeğleyen bir izzetin öykülerini!..

Acılann, fedakarlıkların, kan ve şehadetin, yaralanma ve tutuklamaların yoğurduğu bir aşkın öykülerini!.. Zafere ulaşıncaya kadar, Kudüs ve azadhk gerçekleşinceye kadar, haklan, topraklan ve kutsalları geri verilinceye kadar süre­cek bir sevdanın öykülerini!..

Öyküler anlatacağım sana!..

Hiçbir korku, hiçbir endişe duymayan, sürgünlere, su-ikastlere meydan okuyan, çekinmeyen, korkmayan, şeha-deti şeref, izzet belleyen güç ve cesarette gözleri kara yiğit­lerin öykülerini!.. Sokaklara ve halkın arasına direniş aşkını tohum tohum serpen, gönüllere, yüreklere bu sevdayı nakış nakış işleyen; kamp kamp, hane hane her ferdine, her bire­ye özgürlüğün, azatlığın doyumsuz lezzetini anlatan, umutları, hayalleri sonsuz bir Filistin'in öykülerini!..

Utanç duvarları boydan boya örülse de, tel tel örgüler arasına tıkılsa da; gettolara, kantonlara ayrılsa da, bağları-bahçeleri, evleri yıkılsa da; bebekleri, çocukları, gençleri, kadınları, ihtiyarları her gün öldürülse de, asla caymayacak vazgeçmeyecek, gün be gün büyüyecek bir direnişin öykü­lerini!..

Yani yüreğimin, yani kanayan şu yaranın, yani yanak­lardan süzülen çiğ çiğ damlaların, yani ümmetin yetimleri­nin, yani Siyonist zulmün, esir Aksa'mm, mazlum Ku­düs'ün, yani özgürlük aşkının, yani direnişin yaşanmış öy­külerini!..

Öyküler anlatacağım sana!..

Boy boy gazete kupürlerinden, kare kare yürek sızlatan fotoğraflardan; acıyla, izdırapla, gözyaşlarıyla öyküleştirilen, gerçek olduğu kadar yetim bir coğrafyanın kahraman çocuklarının, gençlerinin, isimsiz yiğitlerinin, duyarsız, şu­ursuz, gafil kalbleri hüzne boğan, 'acı çeken kardeşlerimiz de varmış demek' dedirten öykülerini!..

Öyküler anlatacağım sana!..

İki eli kurumuş, kalem /silah tutmayan, sesiyle yeri gö­ğü inletemeyen, saçları ağarmış, zamanm belaları üzerinden eksik olmayan, Ömrünün son demlerinde her türlü hastalığa mübtela olmuş, kocamış bir yaşlmm 'Müslümanların zaaf ve acziyetinden müteessir olanların susmayıp yazmasını' isteyen bir arzunun öykülerini... Bir pîrin son arzusunu...

Öyküler anlatacağım sana!..

Buram buram şehadet, Kudüs, Filistin, direniş kokan İNTİFADA ÖYKÜLERİ'niL Bencileyin, acizane!...

Ekim 2005/iSTANBUL Mehmet Ali GÖNÜL
Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır.

Oysa sevgi, bilinçlice bir bağ; apaçık, duru bir görmenin sonucudur

Aşk genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden kaynaklanmayan başka bütün olgular değersizdir.

hattab_72

  • Leşkere Hüseyni
  • Site Admin
  • Usta Üye
  • ******
  • İleti: 108
  • Karma: +1/-0
  • Leşkere Hüseyni
Aşk-ı Memnu
« Yanıtla #1 : 21 Mayıs 2010, 20:00:07 »
Aşk-ı Memnu
 

Adı, soyadın?

Muhammed Hicazi.

İkamet yerin?

El-Halil

Al bakalım, gidebilirsin.

İşlemlerim bitti mi?

Bitti.

Teşekkür ederim.

Uzatılan evrakları heyecanla aldı. Titreyen elleriyle sı­kıca kavramaya çalıştı. Çıkışa yönelip binadan ayrıldı. Kalbinde tarif edemediği bir heyecan vardı. Mutluluğu yüzün­den okunuyordu ihtiyar adamın.

50 yaşlarında çökmüş bir adamdı. Gözlerini dünyaya açtığından bu yana işgalci İsrail'in zulmü eksik olmamıştı başından. Çocukluğundaki çile; yaşlandıkça artmış, hep ço­ğalmıştı. Çileyi beraberinde büyütüyordu ihtiyar Hicazi. Ama bugün farklıydı. Yıllar var ki bu anı, heyecanı din­meyen bir umutla beklemişti: Hacca gidecek, ay boyunca Mekke ve Medine'de kalacak, hacı olup dönecekti. "Acaba Ümmü Ahmed işlemleri bitirdiğimi öğrenince ne yapacak?" dedi kendi kendine.

Eve varıncaya kadar geçtiği caddeler, sokaklar, karşı­laştığı insanlar birer siluet gibiydi gözlerinde. Öyle ki rastladığı eli silahlı İsrail askerleri, tanklar, cemseler dahi onu daldığı hülyalarından ayırmamıştı. Mekke İ..

Aşkın doğduğu mekân. Medine!.. Sevgilinin diyarı...

Gönüllere kazınan bir duyguydu her müslüman yürek­te. Vuslatı hep gözlenen, hicramyla yürekler dağlanan bir aşk, bir sevdaydı O sevgiliye varmak. O'na yüreğinin derin­liklerinden haykıran bir selamla selam vermek; "Esselamu aleyke ya Resulallah" demek...

Sonra duygularını sevgilinin ayaklarının dibine dök­mek: İşte geldim... İşte geldim Efendim. Yıllar var ki eşim, yıllar var ki işim, yıllar var ki aşım engel oldu vuslata. Aha şuramda hasret tak etti canıma ey Efendim. Huzurunda-yım.. .Nice çöller aştım aşkın uğruna, nice badireler atlattım. Kimine madde engel olduysa da Efendim, bana senin düş­manların... senin düşmanların olan işgalciler engeldi. Gön­lümde kor bir sevdan, beni sürüm sürüm süründürüp huzu­runa getirdi. Ben sana meftun Efendim, ben sana vurgun...

Hey! Hicazi! Kendi kendine ne konuşuyorsun öyle!

Ah! Sen miydin Abbas? dedi ihtiyar Hicazi.

Benim ya! Ne konuşuyordun öyle kendi kendine. Sa­kın bunadığmı söyleme bana.

Tebessüm etti Muhammed Hicazi: İki komşu sürekli birbirlerine takılır, muhabbetle söyle­şirlerdi.

Merak etme Abbas ,henüz bunamadım..

Ee! Neymiş öyleyse?

Hacca gidiyorum, hacca...

Şaşkın şaşkın ihtiyar Hicazi'nin yüzüne bakıyordu Abbas.

Hayırlı olsun komşum. Senin adına çok sevindim. Bakma benim pervasızlığıma.

Önemli değil Abbas, seni bilirim. Bir çocuk gibi heye­canlıyım. Bu heyecanla her an Ölebilirim. Yıllardır bu anı bekliyordum. Nihayet Rabbim nasip etti.

Ama! dedi Abbas.

Aması ne komşu.

Biraz durdu. Söyleyip söylememekte tereddüt etti. -Yok bir şey dedi. İnşaallah hayırlısıyla gider, gelirsin.

Allah razı olsun. Ben biran önce eve gideyim. Ümmü Ahmed'e sürpriz yapacağım. Haydi Allaha emanet ol.

Güle güle Hicazi.

Abbas Sidem, Hicazi'nin samimi bir komşusuydu. Son zamanlarda işgalci İsrail'in hacca gidecek Filistinlileri engelleyeceğine dair bazı söylentiler duymuştu. Hicazi'ye bunları söyleyecekti ki, Hicazi'nin gözlerindeki sevinç ve parıltının sönmesine gönlü razı olmadı. Varsın o sevgi, o sa­adet ve o mutlulukla sevinsindi. Gerçi yine de belli olmaz­dı. Henüz her şey netleşmemişti. Kimbilir belki de gideceklerdi o sevgi, o sevda, o aşk diyarına.

İhtiyar Muhammed Hicazi, evinin kapısını vururken her zamankinden hızlı vurduğunun farkında değildi. Kapı­yı açan hanımı Ümmü Ahmed, kocasının gözlerindeki pa­rıltıyı hemen farketmişti.

Hoş geldin, dedi.

Hoş bulduk hanım, hoş bulduk.

Heyecanla içeri giren kocasına bakan Ümmü Ahmed, ondaki sırrı düşünüyordu.

Hayırdı inşaaallah, dedi. Sende bir hâl var.

Tebessümle hanımına baktı. Beyaz başörtüsü, nurlu yü­züne ayn bir güzellik katmıştı. Gözlerinin derinliklerinde bir merak huzmesi gördü. Karşısında duran hanımının elle­rine cebinden çıkardığı evrakları tutuşturdu. Konuşmadan salondaki koltuğa oturdu. Hanımını seyre koyuldu.

Ümmü Ahmed, bir yandan eline tutuşturulan evrakla­rı karıştırırken, bir yandan da konuşuyordu:

Nedir bunlar Allah aşkına? Beni merakta bırakma da söyle.

Bu evraklar dedi Hicazi. Uzun zamandır senden ha­bersizce halletmeye çalıştığım bir işin evrakları. Yani hacca gidiş evraklarımız Ümmü Ahmed, hacca...

Aval aval bakıyordu kocasına Ümmü Ahmed.

Hacca mı? dedi heyecanla.

Hacca ya! İkimizin evrakları onlar. Gerçekten mi Hicazi, beni hacca mı götüreceksin? Nasıl, sürprizimi beğendin mi? dedi Hicazi kasılarak. Daha sonra başbaşa oturan yaşlı çift heyecanla gidiş ha­zırlıkları için koyu bir sohbete daldılar.

O yıl beş binden fazla Filistinli hacı adayı vardı. Birço­ğu ihtiyar Hicazi gibi heyecan içinde ay boyunca kutsal top­raklarda bulunarak haccını yapıp dönecekti. Buna engel olacak bir girişim işgalci İsrail tarafından henüz gösterilme­mişti. Ufak söylentiler olsa da Hicazi ve Ümmü Ahmed bunlardan habersizdi.

Nihayet beklenen gün gelmiş, Hicazi ve hanımının bu­lunduğu hacı kafilesi Refah kontrol noktasına yaklaşmıştı. İsrailli askerler yoğunlukla bu kontrol noktasında durmuş giriş-çikışları titizlikle yapıyorlardı...

Hicazi arabasının camından kontrol noktasına baktı. Her yer dikenli tellerle çevrilmişti. Geçiş kartları kontrol edilen insanların üzerindeki ezilmişlik psikolojisi açıkça gö­rülüyordu. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar çoğunluktaydı. Sa­bah ve akşam saatlerinde ise Filistinli işçilerin giriş-çıkışla-nyla kapıdaki kuyruklar daha da uzuyordu. Bazen saatleri bulan bekleyişlere işgalci askerlerin tahrik edici hakaretleri, dövmeleri ve işi ağırdan almaları, geçişleri daha çok uzatı­yordu. Filistin, yan açık bir cezaevi gibiydi. Kendi ülkesin­de bu kadar eziyete ve işgale maruz kalan başka bir halk var mıydı yeryüzünde?

Saatler geçtikçe konvoy hiç ilerlemiyordu. Homurtular, söylenmeler yavaş yavaş yükseliyordu, ihtiyar Hicazi ara­badan inip kalabalığa karıştı. Kontrol noktasına yanaşıp nö­betçi subaya doğru seslendi.

Neden bu kadar bekletiliyoruz? Oralı olmadı subay.

Hey! Size söylüyorum, neden bekletiliyoruz?

Bana mı seslendin ihtiyar?

Kaba konuşmuştu subay. Yine de alttan alma gereğini hissetti Hicazi.

Evet, size seslendim. Bu kadar insan hacca gidiyoruz.

Lütfen bizi bekletmeyin.

Emredersiniz, dedi alayvari bir şekilde. Başka bir ar­zunuz var mı?

Kızmıştı subay. Hicazi'ye yaklaşıp konuşmasına fırsat vermeden.

Yasak ihtiyar, dedi. Geçiş yasak! Hacca macca gitmek yok!

Bağırdıktan sonra pis pis bıyık altından sırıtıyordu. Birden başı döndü ihtiyar Hicazi'nin. Mekke, Medine....

Ah! dedi birden elini sol göğsüne götürerek, olduğu yere çöktü.

Gözlerinin önünden kutsal beldeler tek tek geçti. Yine hicran, yine hasretin payına düştüğü ihtiyar Hicazi'nin kalbi, bu heyecana dayanamayıp durmuştu. Açık olan gözleri, başına üşüşenlere değil; bir bilinmeyene takılmışcasma aşk-ı memnu diyarına hüzünle kilitlenmiş gibiydi.

 
« Son Düzenleme: 21 Mayıs 2010, 20:11:14 Gönderen: hattab_72 »
Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır.

Oysa sevgi, bilinçlice bir bağ; apaçık, duru bir görmenin sonucudur

Aşk genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden kaynaklanmayan başka bütün olgular değersizdir.

hattab_72

  • Leşkere Hüseyni
  • Site Admin
  • Usta Üye
  • ******
  • İleti: 108
  • Karma: +1/-0
  • Leşkere Hüseyni
Hüzün Kokulu Manzara
« Yanıtla #2 : 22 Mayıs 2010, 12:59:02 »
Hüzün Kokulu Manzara

Haydi amcaoğlu acele et, geç kalacağız.

Muhyeddin tebessümle baktı Malik'e. Malikle amca-oğullarıydılar. Aynı yaşta ve hemen hemen aynı yapıdaydılar. Tipik bir arap genci olan Muhyeddin henüz yeni terlemiş bıyıklan, simsiyah saçları ve çakır gözleriyle yaşadığı coğ­rafyanın mazlumiyetinin bilincindeydi.

Zaman zaman elinde sapanı sokaklarda işgalci İsrail as­kerleri ve tanklarıyla saçsaça başbaşaydı. Puşisini başına do­ladıktan sonra cebinden çıkardığı taşı öpüyor, Davudi sapa­nına yerleştiriyor, bir ceylanın sıçrayışı gibi yerinden fırlayıp seke seke atış menziline girdikten sonra "Haydi bismillah!" deyip fırlatıyordu.

Yaşından umulmayan bu caseret Filistin'in tüm gençle­rinde bir meziyet olmaktan çok, tabii bir hal almıştı. Zira direnişsiz bir hayat düşünülemezdi bu mazlum coğrafyada. Direniş hayatın bir parçası, direniş hayatın ta kendisiydi.

Acelen ne Malik? Daha bir buçuk saat var iftara. -Amcaoğlu, anlamıyor musun? dedi Malik. Kontrol noktası bu saatte çok kalabalık olacak. Hem...

Hem ne?

Hem biraz erken gidip sofraların serilmesi gibi hiz­metlerde bulunmak iyi olmaz mı?

Haklısın Malik. Bak bunu düşünememiştim. Zaten bize yakışan da bu...

İki genç kapıda ayakkabılarını giyip tam yürüyecek­lerdi ki Muhyeddin Malik'e:

Ayağmdakiler spor, onları çıkarsan iyi olur, dedi.

Ama...

Haydi! Sen de biliyorsun ki kontrol noktasında as­kerlerin dikkatini çekebilir. İftarımız zehir olmasın.

Haklısın, bir an düşünemedim.

Malik ayakkabılarını değiştirdikten sonra yola çıktı­lar. Ana caddeye doğru yol alan iki genç Mescid-i Aksa' ya gidip iftar sofralarına katılacaktı. Ramazan'da Aksa'da iftar bir başkaydı. Gizemli kutsal bir atmosferde yenilen iftar ve kılman teravih, yıllardır süren İsrail zulmü altın­da verdikleri direniş için enerji depolamak gibiydi. Ken­dilerine ait bir mekanda, Aksa ve Kubbetu's-Sahra avlula­rında dindaşlarıyla manevi iklimin havasını teneffüs için tüm Filistinliler aşkla koşardı bu mekana.

İki delikanlı da bu atmosfere doğru yol alıyordu. Geç­tikleri her sokak, yürüdükleri her caddedeki evler, zu­lümden nasibini almıştı. Kiminin ikinci katı, kiminin bir kısmı, kiminin tamamı enkazdı.

Daha dün buldozerlerle askerlerin kontrolünde şu geçtikleri köşede oturan Saliha Ninenin evi yıkılmamış mıydı? Sebep, oğlunun şehadet eylemcisi olmasıymış. Su­çu (!) topraklarını savunmak olan Saliha Ninenin oğlu, evinde oturup susmaliymış. "Zulme rıza zulümdür" ka­idesinden habersizdi İsrail. Genç-ihtiyar, çocuk kadm her fert bir direnişçi, bir mücadeleciydi bu topraklarda. To­hum tohum, fidan fidan yeşererek büyüyen bu kutsal me­kânlarda.

Uzaktan görünen kontrol noktasındaki kuyruk uzun­du. Hemen sıraya girdiler. Muhyeddin gözleriyle etrafı süzerken, insanların mazlumiyetine, sahipsizliğine, uğra­dığı zulümlere şahitlik ediyordu. Askerlerin pervasızca hakaretleri yürekleri dağlayan ayrı bir ızdıraptı.

Aslında halkın bir tür bağışıklık kazandığı bu davra­nışlar, artık sıradandı. Günlük hayatın bir parçası olacak şekilde tabiiyet kazanmıştı. Fakat zulüm yine de gönülle­re silinmez bir öfke, dinmeyen bir acı kazımıştı. Sıra kendilerine geldiğinde:  Geç, dedi asker. Şuraya...

Önce Malik alındı. Üstü başı didik didik aranırken, bir diğeri geçiş evraklarını kontrol ediyordu.

Muhyeddin de arama noktasına alındı. İyice arandık­tan sonra, kontrol edilen evrakları eline tutuşturulup hakaretlerle geçirildi.

İki arkadaş akbabalar gibi başlarına tüneyen işgalci askerlerin bakışları arasında tel örgülerle donatılmış direklerden meydana gelen ara koridorda ilerlerken bir çığ­lık duydular.

Bir kadındı bağıran, yaşlı bir Filistinli kadın...

Ne demek niçin gideceksin Aksa'ya? İftara gidece­ğim tabii ki...

Sana geçiş yok. Geri gönderin, dedi nöbetçi subay.

Hayır gitmeyeceğim, iftara gitmek istiyorum.

Askerler... dedi Subay.

Kadının üzerine çullanan askerler onu sürükleye sü-rükleye kontrol noktasının dışına çıkardılar. Müdahale edenler azarlanıyor, tehditlerle susturuluyordu.

Muhyeddin, Malikle gözgöze geldi. Yumruklarını sık­mış bir halde, geri döndü. Onun bu hareketini gören as­kerler hemen etrafını sardılar. Nöbetçi subaya hitaben

Muhyeddin sordu:

Sorun nedir komutan? Neden kadına geçiş için izin vermediniz?

Sana hesap mı vereceğim çocuk! Muhyeddinin gözlerindeki kıvılcımı gören subay tüm benliğini saran bir korku hissetti. Neden böyleydi bu gençler? Onları her gördüğünde, her gözgöze gelişinde bir korku hissederdi kalbinde. Halbuki silahı ve çevresin­de emrine amade askerleri vardı. İşte bu nedenledir ki her nöbete çıkışında cesaret verici haplar alıyordu. Fakat o ça­kır gözlerle her karşılaştığında tüm benliğine sinen o kor­kuyu yine de söküp atamıyordu. En iyisi biran önce baş­tan savmaktı.

O kadının oğlu, dedi subay. İntihar eylemcisiydi. Ona geçiş yasak, anladın mı? Haydi gidin.

Ama oğlundan dolayı o suçlanamaz ki...

Çocuk!... dedi subay öfkeyle. Sabrımı zorluyorsun, bas git!

Malik hemen Muhyeddinin koluna yapıştı.

Haydi amcaoğlu gidelim, deyip çeke çeke götürdü. Muhyeddin ise öfkesinden burnundan soluyor, çaresizli­ğin yüreğinden söküp atamıyordu.

Zulüm, Filistinli gençleri çabuk olgunlaştırmıştı. Her an, her saniye coğrafyasında yaşanan bu manzaralar sabır biletiyordu gençlere. Gözlerini kapamadan acıyı yudum­lama sanatı olan sabrı... şerha şerha büyüyen bir öfkeyle beslenen bir sanat...

Nihayet ara geçiş olan tel koridordan çıkıp Mescid-i Aksa'nın avlusuna giren gençler heyecanlıydı. Binlerce insan çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadım-erkeğiyle doluş-muştu Aksa'ya. Avlulara serilen sofralar, hizmet için sağa sola koşan gençler, aralarında sohbete dalan kadınlar, bas­tonlarına dayanmış, ayaküstü konuşan kefiyeli ihtiyarlar, bu hengamede çocukluğundan vazgeçmeyip, birbirlerini kovalayan, oynayan çocuklar... Bir Ramazan tablosuydu Aksa'da yaşananlar.

Malik, dedi Muhyeddin. Ne kadar güzel bir manza­ra değil mi?

Evet amcaoğlu çok güzel, ama...

Aması ne?" dercesine Malik'e bakan Muhyeddin'in bakışları arasında Malik'in dudaklarından gizemli söz­cükler döküldü:

Ama, hüzün kokuyor bu manzara amcaoğlu, hüzün kokuyor!!??

 
Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır.

Oysa sevgi, bilinçlice bir bağ; apaçık, duru bir görmenin sonucudur

Aşk genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden kaynaklanmayan başka bütün olgular değersizdir.

hattab_72

  • Leşkere Hüseyni
  • Site Admin
  • Usta Üye
  • ******
  • İleti: 108
  • Karma: +1/-0
  • Leşkere Hüseyni
Ynt: İntifada Öyküleri
« Yanıtla #3 : 24 Mayıs 2010, 21:57:41 »
Adı: Mazlum
 

Ceketini kaptığı gibi, hızla kapıya yöneldi. Arkasın­dan bağıran arkadaşlarına cevap verirken dışarı çıktı.

Evden aradılar. Eşim rahatsızlanmış. Acil gitmem la­zım.

Merdivenleri ikişer-üçer inerek ana yola çıktı. Kurul­muş bir robot gibi her gün işe gidip geldiği yola koyuldu.

Salim, henüz bir yıllık evli bir gençti. Babası işgalci İs­rail askerleri tarafından vurulduğundan bu yana, yetim büyümüştü kendisi gibi yetim büyüyen vatanıyla.

Eşi dokuz aylık hamileydi. Bugün yarın doğum yapa­caktı. Zaman zaman artan sancılan tatlı telaşlar yaşatıyordu.

"Her şey yolunda" demiş, "egzersizlerine devam etsin" diye eklemişti doktor. Baba olmanın heyecanıyla dokuz ay boyunca hop oturup hop kalkmıştı Salim.

Hızlı hızlı sokaklarda yürüyen Salim'e döndüğü köşe­de ansızın biri çarptı. Kendini yerde buldu birden. Kaçan şahıs aniden dönüp Salimi kucakladı kemerine eliyle bir şey sıkıştırırken fısıldadı:

Seni tanıyorum, bunu çok acil yerine ulaştır. Bön bön bakan Salim'e son sözlerini de söyledi.

Filistin için!

Hızla uzaklaştı. Birden kurşun sesleri ortalığı kapladı. İki ateş arasında kalmıştı anlaşılan. Yandaki yıkıntının ara­sına zor attı kendini. Hızla geçip giden askeri cemseler, as­kerlerin ayak sesleri birbirine karışmıştı. Kovalamaca sürüp gitti.

Toz bulutu içerisinde başını kaldırıp uzaklaşan askerle­re sokakta kayboluncaya kadar baktı. Doğrulup üstünü ba­şını temizledi. Kimdi acaba? Merak etmişti. Devam eden si­lah seslerinin aniden kesilmesiyle kaçanın vurulmuş oldu­ğuna hükmetti.

"Mutlaka bir direnişçiydi" dedi kendi kendine. ''Leş kargaları gibi yine üşüşmüşler üzerine"

Uzaktan uzağa işgalci askerleri gözetlemeye koyuldu. Sadece bağırmalar, çağırmalar vardı. Ellerinde kocaman ko­caman Amerikan silahları, bir o yana bir bu yana koşuştu­ruyorlardı."Kahretsin!" dedi. "Rabbim sizi kahretsin, en ya­kın zamanda"

Yarım asrı aşkın bir direniş sergiliyordu Filistin. Arka­sına Amerika gibi bir kan içici vampirin her türlü silah ve si­yasi desteğini alan İsrail, işgalini gün be gün kökleştirmeye

çalışıyordu.

Birden eli kemerine gitti Salim'in. Kaçan direnişçinin kemerine sıkıştırdığı da neyin nesiydi? Sağma soluna baktı. Bir köşeye çekilip açtı. Kapalı bir kağıt gördü. "Amir Mahluf a verilecek" yazılmıştı. "Kim bu Amir Mahluf?" diye dü­şünürken aklına eşinin durumu geldi. Öyle ya, annesi telefonda çabuk gelip hastaneye götürmesini söylemişti. Kapa­lı kağıdı hemen cebine yerleştirdi. Hızlı adımlarla evine doğru yürüdü.

"Aman Allahım!" dedi kendi kendine yürürken. "Nasıl da düşünemedim. Amir Mahluf..." Evet tanıyordu Amiri. Direnişin askeri kanadını temsil eden kahramandı. Direniş onunla gurur duyuyordu.

Kulaklarında "Bunu çok acil yerine ulaştır" diyen dire­nişçinin sözleri yankılandı. Bir ikilem içindeydi. "Eşim, direniş! Allahım!" Ansızın durdu. Kararını vermişti. Yolunu değiştirip ara sokaklara daldı, gözden kayboldu.

Önünde durduğu kapıyı tıkladı. Kapıyı yağız bir Arap delikanlısı açtı. Genişçe bir odaya alındı. Biraz sonra içeri giren şahsın önünde ayağa kalktı. Hiçbir şey demeden elin­deki kapalı kağıdı ona uzattı. Adam kağıdı açıp uzun uzun baktı.

Vurdular mı dedi?

Evet, dedi Salim. Onu şehid ettiler.

İntikamı boynumuza borç olsun. Sen git istersen. Salim, girdiği evden çıkarken tekrar sokaklara daldı. En kestirme yollardan eve varmalı, eşini hastaneye kavuştur­malıydı.

Sabah çıktığı işten evine ikindi sonrası varan Salim, ka­pıyı tıkladı. Kapıyı açan annesi öfkeliydi.

Neredesin oğlum, sabahtan beri seni bekliyoruz.

Tamam anne, geldim.

Çabuk bir araba bul, doğdu, doğacak.

Eşinin olduğu odaya vardı. Acılar içinde kıvranan ha­yat arkadaşına baktı.

Salim, dedi genç kadın ümitle, geldin mi?

Geldim canım, korkma! Şimdi bir taksi getirir seni hastaneye götürürüm tamam mı?

Acele et Salim, dayanamıyorum.

Girdiği kapıdan hemen çıkan Salim, iki sokak ötede oturan arkadaşı Rahman'a koşarcasına gitti: "İnşaallah evdedir" dedi kendi kendine. Sokağı dönünce Rahman'm ara­basını gördü. "Elhamdülillah evdeymiş" dedi.

Kapıyı hızlı hızlı çaldı.

Kim o? dedi, kapının arkasından bir erkek sesi.

Rahman, benim Salim, dedi telaşlı telaşlı. Hızla açılan kapıda beliren Rahman sordu:

Ne oldu Salim, neden telaşlısın böyle?

Eşim, eşim doğurmak üzere, hastaneye götürmemiz lazım. Taksinle götürseydik.

Bekle hemen geliyorum.

İçeri giren Rahman'la az sonra yola çıkmışlardı. Evinin önünde durduklarında, bir koşuda içeri fırladı Salim. Biraz sonra genç eşi ve annesiyle beraber taksiye bindiler.

Hızla ilerleyen araç kontrol noktasına yöneldi. Yola ba­rikat kuran askerler takside bir olağanüstülük sezmişlerdi.

Ne oluyor, dedi yaklaşan asker.

Eşim, dedi Salim. Doğurmak üzere, hastaneye yetişti­receğiz.

Geçiş yasak, dedi asker, geçiş yasak.. Duran araçtan inen Salim, askere yaklaştı.

Anlamadınız galiba, dedi telaşla. Eşim doğum yapa­cak, acele hastaneye yetiştirmemiz lazım.

Salimle tartışan arkadaşlarının yanma diğer İsrail askerleri de yığıldı. Hepsinin azgından çıkan tek söz, "geçiş yasaktı.

Çaresiz bir şekilde çırpman Salim bir o askere bir bu as­kere derdini anlatmaya çalışıyordu. Eşinin sancıları arttıkça çığlıkları kulağında yankılanıyordu.

Askerler Rahman'a taksiyi geri çekmesini söylediler. Hiçbir umut yoktu. Nuh diyor peygamber d emiyorlardı.

Oğlum! Salim.

Sesin geldiği tarafa dönünce annesini gördü. Eliyle "gel" işareti yapıyordu. Hızla yanlarına vardı.

Salim, oğlum! Zamanımız yok. Çabuk yardım et.

Bir taraftan annesi, bir taraftan Salim kontrol noktası­nın yanındaki duvarın arkasına eşini kaldırdılar. Yanlarında getirdikleri örtüyü yere seren annesi "Kimseyi buraya yak­laştırma" dedi. Duvarın diğer tarafına geçen Salim, askerle­rin, Rahman'm ve kontrol noktasında bulunanların bakışla­rı arasında kendini yiyip bitiriyordu.

Allahım! Allahım! Bu ne zulüm, kendi vatanımda bunca zulüm, kahretsin..."

Diğer tarafta ise annesinin seslerini duyuyordu.

Derin derin nefes al kızım! Ikın, ıkın! Hah şöyle, hah şöyle, az kaldı kızım, az kaldı...

Yaşadığı bunca zulmün baskısıyla çaresizlik içinde çırpınan Salim, bir ileri bir geri gidip geliyordu. Düşün­celer aleminde zulmün odağına kilitlenen Salim'i, ansı­zın bir ses kendine getirdi. înga, inga, ingaa..

Aman Allahım, dedi sevinçle ne yapacağını bilmez bir halde donup kalmıştı. Duvarın arkasından kundağına sanlı bebeği Salim'e uzatan annesi:

Tebrikler Salim bir oğlun oldu, dedi gözyaşları içinde.

Heyecanla bebeği kucağına alan Salim, annesinin se­siyle ifkildi.

Adını ne koyacaksın oğlum?

Birden durdu Salim. Aval aval annesine baktı. Doğ­rusu hiç düşünmemişti. Bir kollarındaki çocuğa baktı, bir kontrol noktasındaki askerlere... Yıllardır yaşadığı zulümleri, yaşadığı onca mazlumiyeti düşündü. Asker­lerin, bekleyenlerin, annesinin bakışları altında iki adım ileri atarak kollarındaki bebeği aniden havaya kaldırdı.

Direnişimize bir yiğit daha bahşeden Allah'a hamd olsun. Gökler ve yer yaşadıklarımıza, mazlumiyetirnize şahit olsun. Oğlumun adı Mazlum olsun.

Yeni doğan bebek kollan arasında havadayken o an­da bir kurşun sesi çınladı Salim'in kulaklarında. Beyaz kundağındaki Mazlum'dan damlayan sıcak kan, Sali­m'in alnına aktı. Daha doğar doğmaz şehitti Mazlum. Mazlum şehid...
Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır.

Oysa sevgi, bilinçlice bir bağ; apaçık, duru bir görmenin sonucudur

Aşk genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden kaynaklanmayan başka bütün olgular değersizdir.